Melek BAR ELMAS

“Benim için hayat; insanların yaşamını zenginleştirecek, denenmemiş şeyleri denemek ve öğrendiklerimi paylaşmaktır.”

RSS
people

Bira, sarımsak ve kahve ne alaka ?

Bahçe Bakımı Kursu’nda bugün konumuz hastalıklardı. Bitki hastalıklarının oluşmasında, Mantar ve böcekler iki ana grubu oluşturuyormuş. Bitki hastalıklarını uzun uzun anlatmayacağım. Dinlerken bile içim acıdı, yazmaya kalkışsam ne olur kimbilir.

Beni esas etkileyen; ilaçsız da bazı böceklerden kurtulabileceğimizi öğrenmek oldu.

Dana Burnu, biliyorsunuz bitkilerin köklerini yer. Ve daha nedenini anlayamadan, bir bakarsınız bitkiniz sararıp solmuş. Güzel haber şu: Bahçenizin belli köşelerine at gübresini toplar halinde koyuyormuşsunuz. Dana burnu böcekleri, gübrenin etrafında toplanıyormuş. Sonra onları toplayıp imha ediyormuşsunuz.

Şu yöntem de denenebilirmiş: Dana Burnu toprakta delikler açıyor. Delikleri suyla dolduruyormuşsunuz. Ya boğuluyorlarmış ya da toprak üstüne çıkıyorlarmış.

Salyangoz ve sümüklü böcekler de, bitkileri törpüleyerek  beslendikleri için zararlı. Onlar için de bahçenizin köşelerine kaplar içinde bira koyuyormuşsunuz. Biraraya geliyorlarmış. Sonra toplayıp imha ediyormuşsunuz.

Bir başka yöntem; 3-4 diş sarımsak  eziliyor ve 100 litre suyun içerisine karıştırılıyor. Bitkilerin köklerine dökülüyor.

Ya da bir fincan kahve, yine 100 litre suyun içerisine dökülüyor. Bitkilerin köklerine dökülüyor.

Benim anladığım Salyangoz ve Sümüklü Böcek ne kahveyi ne  de sarımsağı seviyor. Onlar biracı J

İlaç yok, diğer hayvanların ya da çocukların zehirlenme riski yok. Ne hoş değil mi ?

Melek BAR ELMAS

29 Nisan 2010

No Comments | Tags: , , , , , , , , , , , , ,

Aşk Her Yerde Mi ?

Tiyatroda durum komedisini pek sevmem. Çünkü kısıtlı sahne ortamının, durum komedisini zorlaştırdığına inanırım. Sinemanın, durum komedisine daha uygun olduğunu ve daha fazla olanak sunduğunu düşünüyorum.

Aşk Her Yerde; durum komedisi üzerine kurgulanmış bir oyun. Bu nedenle konuşmalar birbirine geçmiş ve anlaşılması zorlaşmış. Argonun dozu da fazla kaçmış. Hele sokaktaki bir gencin, kadın sesiyle konuşmaya çalışan kişiyi tacizi sahnesi, fazla gereksiz duruyordu.

Oyunu seyrederken aklıma Haldun Dormen geldi. Tam O’nun tarzı bir oyun. Girişi-çıkışı bol, şamatalı, heyecanlı diyaloglar içeren, başından sonu belli, sürprizi az, fazlaca oyunculuk gerektirmeyen bir oyun. Bu tarzı sevenler için biçilmiş kaftan. Maalesef benim tarzım değil.

Oyuna rağmen Emre Kınay’ın hakkını teslim etmeliyim. Çok iyi kotarıyor oyunu ve neredeyse tek kişilik oyun performansı sergiliyor. Diğer oyuncular; Pelin Körmükçü, Sait Genay, Bahar Yanılmaz ve Cem Yanılmaz bana inandırıcı gelmedi. Oyunculukları bazen fazla abartılı, bazen de silikti. Dengeli bir performans izlenimi edinemedim.

Oyunu balkondan izledim. Bu nedenle seyircileri de izleme şansım oldu. Vallahi onlar çok eğlendi ve çok beğendi.

Ya beğenilerim genelden çok uzaklaştı ya da ben ters günümdeydim… Bilmiyorum.

Çıkışta; olsun dedim içimden, ben tiyatroyu severim. Yine de iyi ki seyrettim.

Hiç olmazsa oyunun pozitif mesajı vardı : Umudunuzu kesmeyin, her zaman sevebilir ve sevilebilirsiniz…

Melek BAR ELMAS

23 Nisan 2010

2 Comments | Tags: , , , ,

Magicice Buz Müzesi: Vikingler’in İstanbul’da ne işi var ?

Malum oğlum (Cankut Elmas) sınava hazırlanıyor. Bu nedenle pazar öğleden sonraları O’na ait. Nereye isterse oraya gidiyoruz. Bu hafta seçimi Magicice Buz Müzesi’nden yana oldu.

Daha önce o kadar çok soğuk depo gezdim ki, benim için ortam sıradan ve hatta çok küçüktü. Şoklama depolarının -40 derece olduğunu gözönüne alırsak, -5 derecenin de çok önemi yoktu. Oğlumu, daha önce üretim depolarına götürdüğüm için, O da bu konuda benimle aynı düşüncedeydi. Hatta zarar eden tavuk firmaları, üretim depolarını müze haline getirse, daha çok para kazanır, diye espri bile yaptık.

Buzdan heykeller ise sayıca azdı. Internet ortamında gördüğümüz Buz Festivali heykellerinin yanında amatör kaldığını bile söyleyebiliriz.

Üstüne üstlük tüm müze, vikinglere dayanıyordu ki bu da bir başka soru oluşturdu aklımızda. Çünkü müzede konu bütünlüğü yoktu. Kutup ışıkları ile başlayıp, viking reisi, karısı, komutanı, evi, teknesi, geyiği, ayısı ile devam ediyor ve buz barda, buzdan bardak içerisinde sunulan meyve suyu ile son buluyor. 

Beğendiğim tek şey bu kısım oldu açıkçası. Buzdan yapılmış bardaktan meyve suyu içmek güzel. Dışarıya çıkılamasa da içeride keyifle içtik.

Belki  anlayamadım diye, eve gelince broşürü tekrar inceledim, yetmedi internet sitesini gezdim. Yok, yanlış anlamamışım. Konu karışık. Herhalde daha çok yeni olduğu için. Umarım ileride daha iyi olur. (Bu arada internet siteleri çok yavaş, bazı sayfalar hata veriyor ve de heykellerin tamamının resmi var.) 

Müzeden çıktığımda, müzenin geleceği üç olasılıktan birisi olacak herhalde diye düşündüm:

a)      Belli bir süre sonunda yeni bir konsept ile yeni heykeller sergilenecek. Bu dönemin konusu Viking’lerdi.

b)      Ikea’nın bildik İsveç tanıtım misyonu, hemen arkada, para kazanarak devam ediyor.

c)      Aslında burası Forum İstanbul’un soğuk hava deposu olarak planlanmıştı. Ancak ekonomik kriz nedeniyle depo olarak kullanmak mümkün olamadı. Şimdilik para kazanmak için müze haline getirildi. Kriz geçince tekrar depo olarak kullanılacak.

Bakalım zaman hangi şıkkı doğrulayacak.

Sonuç; iklim koşulları nedeniyle bol miktarda soğuk hava deposu olan ülkemizde, 650 m2 büyüklüğündeki bir ortamı, 20 TL’ye gezmek, gezerken bir şey öğrenememek, üstüne bir bardak soğuk meyve suyu içmek… Hoşuma gitmedi.  

Melek BAR ELMAS

25 Nisan 2010

3 Comments | Tags: , ,

Ne Zaman Gübreleme Yapılır ?

Bahçe Bakım Kursu’nda bu hafta gübrelemeyi öğrendik. Bu ay tam da gübreleme ayı olduğu için çok iyi oldu.

Daha önce evde kompost (gübre) yapmayı öğrenmiştik. Tabii ki benim yaptığım kompostun kullanılabilmesi için daha bir yıl zamana ihtiyacım var. Bu durumda mecburen hazır gübre alacağım. Alacağım gübrede azot, fosfor ve potasyum oranı 20-20-20 olmalıymış. Çünkü yazın çiçek ya da meyve verecek bitkilere gıdayı biraz daha fazla vermemiz gerekiyormuş. Ne ilginç değilmi, yazın bu oran 15-15-15 iken, sonbaharda 0-10-10 olmalıymış.

Teorik olarak bahçelerimize ilkbahar, yaz ve sonbaharda gübre veriliyormuş. Sonbaharda verilecek gübreyi çok önemsiyorlar. Çünkü kış uykusuna yatacak bitkileri kış boyunca hem besliyor hem de hastalıklara karşı direnç geliştirmesine destek oluyormuş. Eğer toprağın verimi iyi ise ve bahçede bir sorun gözükmüyorsa diğer gübrelemeleri yapmayabiliyormuşuz.

Kurs boyunca benim en çok ilgimi çeken şu oldu: Gübre akşam saati ve gölgede yapılmalıymış. Ardından da bolca su vermek gerekiyormuş. Şimdiye kadar akşam gübreleme yapan birini hiç görmedim. Üstüne üstlük bizim bahçede, gübreleme sabah başlar akşama kadar sürer. Yani şimdiye kadar külliyen yanlış yapmışız.

Tabii ki hiç bir bahçıvan bundan söz etmedi, saat 17 dedi mi hepsi evin yolunu tutmuş oluyor :)  Bundan sonra gübreleme demek akşam vardiyası demek, korksunlar benden.

Pratik kısmında bir başka arkadaşın evine gittik. Aman tanrım sarı menekşeler nasıl güzel kokuyordu anlatamam. Muhteşem bir görüntü ve koku etrafa yayılmıştı. Ağaçların altına bolca dikmiş. Çimin yeşiline çok yakışmışlar. Bazı bölümlere ateş çalısı da eklemiş. Bahçenin bakımı iyi olduğu için, bitkilerden sağlık fışkırıyordu. Yeşil, kırmızı, mor ve sarı, uyumla dans ederken, gözlerimizin, burnumuzun ve aklımızın pası silindi.

Melek BAR ELMAS

22 Nisan 2010

1 Comment | Tags: ,

Astronomi Şenliği

Dün akşam Bilfen Bahçeşehir Kolejinin Astronomi Şenliği’ne gittim.

( Yanlış anlaşılmasın astronomi ile uzaktan yakından ilgim yok. Oğlum Bilfen’de Astronomi kulübünde, onların gösterisiydi bu. )

Giderken; ‘başka kim götürecek’ sorumluluğu, ‘çok da yorgunum’ ruh hali, ‘akşam yapılacak işler kaldı’ sıkıntısı, ‘şu çocuklar büyüse artık’ dileklerindeydim. Açıkçası gösteriyi beklerken de sıkıldım.

Konferans salonuna girdiğimde amacım bir güzel kestirmekti. Toplantı başladığında gereksiz bir yerdeymişim hissim de yavaş yavaş dağılmaya başladı. Oğlumun da oynadığı tanıtım filminde, pür dikkat kesildim ister istemez. Ardından harika bir müzik şöleni geldi. İşini seven insanın hali başka, müzik öğretmeni öyle keyifle yönetiyordu ki okul orkestrasını, kendinizi Londra’da klasik müzik gösterisinde hissediyordunuz. Çıkışta tüm içtenliğimle tebrik ettim müzik öğretmenini. Gösteri harikaydı.

Ardından konu astronomiye geldi. Üniversitelerden katılan üç öğretim üyesi o kadar güzel anlattılar ki. Astronomiyle hiç ilgim olmayan ben bile keyifle dinlemeye başladım. Özellikle Atbaşı Bulutsusu çok ilgimi çekti. Ne kadar muhteşem bir görüntü o öyle. Bir o kadar da gizemli ve tüyler ürpertici.

Bu arada bildiğimiz burç kavramlarının nereden geldiğini de öğrendim. Yıldızların birleşimi bir görüntüye benzetilmiş ve o görüntüye isim verilmiş. Bu yaşıma gelip bunu bilmiyor olmam tuhaf kaçabilir, ama bilmiyordum…

Sonra bahçeye çıktık. Teleskopla Ay’ı ve Satürn’ü izledik. Ne kadar güzeller, ne kadar uzaklar.

O arada dünyada giderek yaygınlaşan, küresel öğrenme sistemini gördük. Küre üzerinde, olaylar animasyonla gösteriliyor. Örneğin güncel konu olan yanardağ patlamasının, dünya üzerindeki etkisi, nasıl yayıldığı ve aslında hepimizi nasıl etkilediği gösteriliyor. Çok beğendim. Çocukların olayları kavraması ve öğrenmesi kolaylaşıyor.

Eve dönerken, bir kez daha evrende ne kadar küçük olduğumuzu, herşeyin bizim çok dışımızda, kendi gündeminde olup bittiğini, yüreğimde hissettim. Sonsuzluğun içinde bir hiç oluşumuzun acısını hafifletmek için oğluma sarıldım. ‘İyi ki varsın, sayende ne güzel şeyler yaşadık bu akşam’ dedim. Ana-oğul, sarmaş-dolaş, hiçliğimize meydan okuduk…

Melek BAR ELMAS

21 Nisan 2010

3 Comments | Tags: , , ,

Küçük Ağaç’ın Eğitimi

Forrest Carter

Say Yayınları

Kitabı önce eşim okumaya başladı. Kitabın kapağı ve ismi beni etkilemediği için okuma fikrine önce soğuk baktım. “İlk İzlenim” sendromu benim kitap seçimimi istemesem de etkiliyor. Ancak eşim şiddetle tavsiye edince okumaya başladım.

Kar yağışının sürdüğü bu günlerde kitabı hızla okudum. İçimi sıcacık duygular sardı. Kitabın bitmesine “sanırsam” üzüldüm.

Yazar Forrest Carter melez bir Çeroki. Kızılderili ailesi O’na “Küçük Ağaç” adını vermiş. Kendi çocukluğunu anlattığı kitabı, keyifle okunan bir özyaşam öyküsü. Beş yaşında hem annesini hem de babasını kaybeden Carter, dedesi ve büyükannesiyle on yaşına kadar kalır. Kitap sadece bu beş yılı anlatıyor.

Küçük bir çocuğun yaşama hazırlanma macerası öylesine güzel anlatılmış ki zaman zaman kızılderili olasım geldi. Özellikle özerk ve sorumluluk sahibi bireyler yetiştirme konusunda çok güzel örnek olaylar var.

Çevirmenin, bazı bölümlerin tercümesinde zorluk yaşadığı hissine kapılmakla birlikte, genel anlamda çok başarılı olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Çünkü tamamen farklı bir kültür ve çocuk bakış açısı olmasına rağmen çok hoş kelimeler seçilmiş. “Sanırsam”da olduğu gibi.

Kitap sadece çocuk eğitiminde değil her türlü bilgi  alışverişinde kullanılacak temel doğruları yansıtıyor. İnsan; kitabı okurken 1929 yılında etkili iletişim yapabilen kültürlerin olduğunu görüp şaşırıyor ve bu özellikleri kaybettiğimiz için üzülüyor.

“Küçük Ağaç’ın Eğitimi” sadece bir eğitim kitabı değil. Arka planda bir kızılderili kabilesi olan Çerokilerin yaşamına ilişkin çok güzel ayrıntılar var. Kitap da zaten onlara adanmış. Örneğin hediyeleri sessizce ve kimin verdiği belli olmadan bırakmaları çok ilginç. Günümüzdeki hediye seromonilerini düşündüğümüzde ister istemez olgunluğumuzu sorguluyoruz. Kültür mozağinin önemli renklerini yok ettiğimizi görmek kitabın sonunda suçluluk duymamıza neden oluyor.

Yazımı bitirmeden önce, kitabın bende iz bırakan bir paragrafını sizinle paylaşmak istiyorum.

Büyükbaba dedi ki, verdiğin bir şeyi nasıl yaptığını ona anlatmak, yalnızca “bir şey” vermekten daha iyiymiş. Dedi ki, “Bir adama kendi başına yapmasını öğretirsen, o zaman adam iyi olur. Oysa yalnızca bir şey verip hiç bir şey öğretmezsen, o zaman adama geri kalan yaşamı boyunca, sürekli veriyor olursun.” Büyükbaba dedi ki, “O adama yanlış hizmet yapmış olursun, çünkü sana bağımlı olursa, o zaman onun kişiliğini alır ve çalarsın.”

Okuduğunuzda çok keyif alacağınızı “mümkünden öte” biliyorum…

Melek BAR ELMAS

10 Şubat 2005

No Comments | Tags: , , , , , ,

GÖZ AŞISI NASIL YAPILIR ?

Bu hafta Bahçe Bakımı Kursu’nda fidan dikimi ve aşılamayı öğrendik.

Merlin’in önündeki alana diktiğimiz, kayısı ve elma ağacı dışında fidan dikmedim. Geçen yıl kayısı ağacımız bir tane kayısı yapmış ve mikro parçalara bölüp tadına bakmıştık. İnanılmaz bir keyif, diktiğiniz fidanın meyve vermesi. Bir de duvar kenarlarına diktiğimiz güller. Her sabah onları ziyaret etmeden şirkete giremez olmuştum son zamanlarda. Kursta anlatılanlar, yaptıklarımızla aynı çıkınca, bir oh çektim. Doğruyu yapmıştık.

Yalnız daha önce hiç aşılama yapmamıştım. Kursta anlatılanlar çok ilginç geldi bana. Aşı bir çeşit organ nakli. Aynı aileden bitkiler üzerinde yapılabiliyor. En çok da göz aşısına bayıldım.

Beğendiğiniz bitki göz vermeye başladığında, gözü zedelemeden nazikçe, bahçe çakısıyla yerinden çıkarıyorsunuz. Sonra gözün arkasındaki parçaları iyice temizliyorsunuz. Yani gözün beslenecek bir yeri kalmıyor. Aşılayacağınız ağaca T şeklinde bir çizik atıp, T’nin yan kabuklarını açıyorsunuz. Göz’ü T’nin içine bir güzel yerleştiriyorsunuz. Göz kapanmayacak, ancak yarıkları hava almayacak biçimde balçıkla sıvıyorsunuz. Ardından etrafını, bezle, yara sarar gibi, bir güzel sarıyorsunuz.

Aşı tutarsa, iki ya da üç ay içerisinde göz patlıyor ve gelişmeye başlıyor.

Öğretmen Göz Aşısı’nın en kolay ve en çok tutan aşı türü olduğunu söyledi.

Ne yapsın bitkicik. Bütün besin kaynağını atıyorsunuz. O da çaresiz, yaşamak için ağaca yapışıyor.

Akıl bu ya sana. Aşıyı öğrenirken, aklıma Osmanlı İmparatorluğu’nun devşirme yöntemi geldi. Devşirme’ler de memleketlerinden, ailelerinden koparılıp Yeniçeri Ocağına getirilmez miydi ? Sosyal kaynakları tüketilen devşirmeler, askerliğe hızla uyum sağlarlardı ve de sağlamak zorunda kalırlardı.

Oradan hop kendimi İnan Kıraç’ın anılarında buldum. O da Vehbi Koç’a ‘Biz kılçıksız balıkız’ dememiş miydi.

Oradan da kimsesiz çocukları hedef almışlara kaydı aklım.

‘Haydaa ne oluyor ?’ deyip düşüncelerimi durdurduğumda, komşunun bahçesinde, ağaca napolyan kirazı aşılarken buldum kendimi. Göz’ü özenle aldım elime, tüm kimsesizleri kavramış gibi, özenle yerleştirdim ağaca ve usulca seslendim içimden: Koru, kolla, lütfen iyi bak ona…

Melek BAR ELMAS

15 Nisan 2010

No Comments | Tags: ,

BASİT BİR EV KAZASI

Tek kişilik oyunları severim. Çünkü tiyatrodaki tüm unsurların çok iyi olmasını gerektirir. Dekor, müzik, oyun ve oyuncu. Bunlardan birisi bile iyi olmadı mı bütün oyun çöpe gider. Bu nedenle de tek kişilik oyunları cesur hatta meydan okuyucu bulurum. Her oyuncunun da altından kalkabileceği bir iş değildir.

Dün akşam, BASİT BİR EV KAZASI oyununa, tek kişilik oyun olduğundan başka bir şey bilmeden, merak içinde gittim.

Tek kelimeyle muhteşemdi. Oyun koza gibi sardı sarmaladı ve kendimle başbaşa bıraktı beni.

İki yıldan daha uzun süre evli olup da oyunda anlatılanlardan en az birini yaşamamış ya da hissetmemiş bir kadın olduğunu sanmıyorum. İster çalışan kadın, isterse ev kadını olsun. Durum farketmiyor. Alışkanlıkların, evliliğin üstüne serdiği iletişimsizlik pelerini, zaman içinde giderek ağırlaşıyor ve tarafları nefes alamayacak duruma getiriyor.

İşte oyunun muhteşemliği de tam bu noktada; bu kadar hüzünlü ve bildik bir konuda, nasıl oldu da bu kadar çok gülebildik. Oyunda 3 doz komedi, 1 doz dram, 1 tutam da seyircileri oyuna kat, formülü uygulanmış. Çok da güzel olmuş.

Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa Günay Karacaoğlu’nu yıllar önce bir çocuk oyununda seyretmiştim. O zaman oyunculuğunu beğenmemiş,daha alacak çok yolu var diye düşünmüştüm. Televizyon dizilerini çok seyretmediğim için, oyunculuğundaki gelişmeyi izleyememişim ne yazık ki. Fakat dün akşam somut olarak dört dörtlük bir oyunculuk vardı. Üstüne üstlük tiyatroyu çok sevdiği ve keyif aldığı her halinden belliydi.

Oyundan çıktığımda kendimle o kadar başbaşa kaldım ki bir şeyi atlamışım. Biraz önce bilgisayarımın başına oturduğumda fark ettim. Oyunun yazarı: Murat İpek. Ne var bunda diyeceksiniz. ‘Bir erkek bu kadar kadınsal duygu hallerini nasıl yazabildi ?’ Çünkü oyun tam bir kadın oyunu. Şaşırdım. Bir erkekten bu kadarını beklemezdim.

Oyunda beni en çok: ‘Bir bardak su idim. Döküldüm’ cümlesi etkiledi. Cümle adeta bir ok gibi yüreğimi deldi geçti. Bir bardak suyla pek çok şey yapılabilir. İçilebilir, çiçek sulanabilir, yemeğe katılabilir… Bilir oğlu bilir yani. Ve fakat genellikle dökülür. Neden ???

Melek BAR ELMAS

16 Nisan 2010

No Comments | Tags: , , , , ,

Şu Çılgın Türkler

Yazar           : Turgut ÖZAKMAN

Yayınevi     : Bilgi Yayınevi                                             

Niçin Okuyasınız ?

Çoğunuz için 2005 yılının en çok konuşulan kitaplarından biri olması yeterli bir neden olabilir. Bana kalırsa bu haksızlık. Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı olan ya da Türkiye’de yaşayan herkes bu kitabı okumalı.  

Şu Çılgın Türkler; 1 Nisan 1921 ile 18 Eylül 1922 tarihleri arasında Türkiye’de ve ilgililerinde yaşanan olayları, tarafsız, belgelere dayanarak ve inanılmaz bir sürükleyicilikle yazılmış. Bu dönem için başka kitap okumanıza gerek kalmıyor.  

read more »

1 Comment | Tags: , , , , ,

Aklımın freni tutmayınca…

Özellikle İstanbul dışına çıktığımda ve de ilk kez gidiyorsam bir yere aklımın freni, klavyemin çenesi tutmaz. Aklım çalıştıkça çalışır, klavyem yazdıkça yazar.

Konya gezisinde de böyle oldu. Nihayet yazıyı bitirdim de üstümden büyük bir yük kalktı. Bu arada başka şeyler de oldu tabii ki yazmak istediğim. Eh onları da önümüzdeki hafta yazarım artık.

Güzel bir hafta daha bizi bekliyor…

2 Comments | Tags: , , ,