Melek BAR ELMAS

“Benim için hayat; insanların yaşamını zenginleştirecek, denenmemiş şeyleri denemek ve öğrendiklerimi paylaşmaktır.”

RSS
people

A.Ş.K. neyin kısaltması ?

Tuna KİREMİTÇİ

Doğan Kitap

(*******) (7/10)

Niçin Okuyasınız ?

Romantik, duygusal ve hayata duyarlı erkeklerin yeni kuşak temsilcilerinin düşüncelerini merak ediyorsanız bu kitabı okumalısınız…

Önemli bir konuda karar vermeden önce, 24 saatlik bir “uykuya yatırma”nın gereği ve yararı bilinen bir gerçek. Böyle bir zamanda, bilincinizi oyalamak için bu kitabın iyi bir seçenek olduğunu düşünüyorum.

Kitaba Dair…

Duyguları yoğun erkekler, tarih boyunca oldular. İyi ki de oldular…

Benim için; bu ekolün 60’lı kuşağının temsilcisi Can DÜNDAR’dı. Tuna KİREMİTÇİ de 70’li kuşağın temsilcisi olmaya aday. Önümüzdeki beş yıl içinde bu öngörümün gerçekleşip gerçekleşmeyeceği belli olur.

Kitap; aşk başta olmak üzere, bir çok konuda, Tuna KİREMİTÇİ’nin görüşlerini içeren kısa yazılardan oluşuyor. Bu nedenle, kitabı istediğiniz zaman bırakıp, istediğiniz zaman tekrar okuyabiliyorsunuz.

Kitaptaki görüşler, özgün olmaktan çok, yeni bir kuşağın ortak yanlarının ifadesi gibi duruyor. O kuşaktansanız, kitap ilginç gelmeyebilir. Tüm kitabı okumadan bir fikir edinmek istiyorsanız, aşağıdaki bölümleri okumanızı öneririm:

  • Bayram Arifesinde Bir Keyif Sigarası (Sayfa: 21)
  • İşaret Fişekleri (Sayfa: 33)
  • İyi Gün Dostu da Lazım (Sayfa: 137)
  • Önyargının Faydaları (Sayfa: 153)

Kitapta Beni Etkileyen Satırlar…

 “Ben keyifsizken başkalarının kelebekler gibi sektiğini görmekte içimi açıtan bir şey var.

………

Bazen resmen kıskançlık neden oluyor buna, bezen de onun sevincinin ışığıyla dertlerimin daha da aydınlanacağından, kendimi işe yaramaz ve aptal hissedeceğimden korkuyorum.” (Sayfa: 138)

“Biz erkekler, çiçeğizdir. Solmaya hazır taç yapraklarımız, kolayca bükülen birer boynumuz vardır.

İyi bakılırsak çok iyi sevgili olur bizden. Baba, ağabey, kardeş olur. Ama hayat fırtınası dört bir yandan eserken zorlanırız bazen. O zaman isteriz ki çiçek adlarını bilen bir kadın girsin rüzgarla aramıza. Her şeyi göze alıp korusun bizi.

Korusun ki açalım onun güzel bahçesinde.” (Sayfa: 55)

Kitapta Yer Almayan Satırlar…

Tuna KİREMİTÇİ’nin “Git Kendini Çok Sevdirmeden” kitabını okuduğumda, biraz daha zamanı olduğunu, pişmesi gerektiğini düşünmüştüm.

Bu nedenle bu kitabı da sorgulayıcı okumaya başladım. “İyi Gün Dostu da Lazım” bölümüne kadar da aynı havada okudum. Yalnız bu yazıya başladığımda, beklediğim pırıltının ip uçlarını almaya başladım.

Anlayacağınız kitabı tanıtmaya 139. sayfayı bitirdiğimde karar verdim.

Yazar’ın karışık bir imajı var: Bir yanda yakışıklı, çapkın, esrik havası, öte yanda çocuğuna şarkılar yazan duyarlı baba…

Geçenlerde İclal Aydın’la birlikte, ödül verirken izledim kendisini. Yine karışık geldi bana.

Yolunu çizse çok iyi olacak. Ben de ”mutlaka okunacak yazarlar” listeme alıp almayacağıma karar vereceğim. Bu konuda henüz kararım net değil.

Can DÜNDAR’ın sadık bir okuyucu ve izleyicisiyimdir. Bize yeni ve çok sayıda Can DÜNDAR’lar gerek…

Anlatmak istediğimi tam anlatamadıysam lütfen;

 www.tunakiremitci.com Ve www.candundar.com.tr

Adreslerini gezin…

Neden 7 verdim…

Öncelikle kitaba adını veren yazı, kitabın içindeki en kötü yazılardan biri. Yazıyı okuyunca PES dedim.

Kitabın içindeki duygusal ama ümit yüklü yazılarla; kitabın ismi, ön kapaktaki hüzünlü resim ve arka kapaktaki moda sayfalarından fırlamış Tuna KİREMİTÇİ fotoğrafı, TUTARSIZ ve insanın kafasını karıştırıyor.

Tuna KİREMİTÇİ’nin elinde bir çok yazının olduğunu ve içlerinden bir kısmının seçildiğini düşünüyorum. Eğer varsayımım doğru ise, seçimler dengesiz olmuş.

Sadece kitapta yazılanlar gözününe alındığında; lise dönemine takılıp kalmış, günümüzde “geç ergen” diye tanımlanan bir kişi olduğu kanısına varmak çok olası…

Melek BAR ELMAS

20 Nisan 2007

No Comments | Tags: , , , , , , ,

Üniversite Ümidi

(Hayaller, ümitler ve gerçekler, çoğu zaman farklı yollarda yürürler.)

Önceki yazımda anlattığım gibi, ağlaya sızlaya Manisa Kız İlköğretmen Okulu’na gitmeye karar verdim. Ve kararımı verir vermez, hazırlıklar başladı. Bir yorgan, iki takım pijama, iki tane okul içinde giyebileceğim elbise dikildi. Bir hırka ve iki kazak örüldü. Hepsi paketlendi.

Erkekler çalıştığı için; beni okula götürmek anneme (Fatma Bar) kaldı. O zamanlar, Bodrum’dan Manisa’ya doğrudan gitmek olanaklı değildi. Önce İzmir’e gidilir, oradan minibüse binilir ve Manisa’ya gidilirdi. Bu yolculuk yaklaşık 10-12 saat sürerdi.

1974 yılının Eylül ayı ramazandı. Annem de ben de oruçlu, sabahın köründe düştük yollara. Akşama doğru, okulun kapısına dayandık.

Kapıda müdür yardımcısı gelenleri, ‘Hoş geldiniz Hocam’ diye karşılıyordu. Bana da aynısını yaptı. Güleryüzlü ve neşeli bir halde ‘Hoş geldiniz Hocam’ dedi.

Yorgun ama kendinden emin bir ifadeyle: ‘Ben öğretmen olmayacağım, mühendis olacağım. Babamın parası olmadığı için koleje yollayamadı. Ondan buraya geldim.’ dedim.

Neşesini bozmadan; ‘Yine de hoş geldiniz Hocam’dedi.

O zamanlar ben bilmiyordum amma, sonradan adının Halit Sınacı olduğunu öğrendiğim müdür yardımcım, benim bundan sonra istesem de istemesem de ‘öğretmen’ olacağımı biliyordu.

Evet üniversiteye gittim, evet mühendis oldum. Tüm bunların yanında, Manisa Kız İlköğretmen Okulu’nun kapısından adımımı attığım andan başlayarak ömrüm boyunca ‘öğretmen’ oldum ve olacağım…

Melek BAR ELMAS

18 Haziran 2010

No Comments | Tags: ,

Yatılı Okul Gerçeği

(Hayaller, ümitler ve gerçekler, çoğu zaman farklı yollarda yürürler.)

Önceki yazımda anlattığım gibi, amacım İzmir Amerikan Kız Kolejine gitmek, çok iyi ingilizce öğrenmek ve iyi bir üniversitede mühendislik eğitimi almaktı.

Bu nedenle, kazandığım parasız yatılı sınavı beni sevindirmemişti. Her gün babamın (Kamil BAR) kafasının etini yiyordum. Adamcağız, bir gün ailenin bütün fertlerinin bir arada olduğu bir öğlen yemeğinde; ‘Kızım, biliyorsun yeni ev aldık. Borcumuz çok. Ben seni kolejde okutamam. İlla liseyi okumak istiyorsan, ya öğretmen okuluna git, ya da Bodrum’da devam et.’ dedi. Sanki dünya başıma yıkılmıştı. Başladım yine ağlamaya.

Annem (Fatma Bar) zaten okumamı istemiyordu. O’nun en büyük hayali yanıbaşında, hanım hanımcık bir ev kadınıydı. Küçük abim (Arif BAR) Bodrum’da liseye devam etmemi istiyordu. Büyük abim (Hasan BAR) kaygılarımı anlamış, kendisi İzmir Atatürk Lisesi mezunu olduğu için, biraz da suçluluk duyduğundan; ‘Öğretmen Okulu’na gidince illa da öğretmen olman gerekmez. Oradan da üniversiteye gidebilirsin.’ dedi.

O gece bir yandan ağlayıp, bir yandan büyük abimin (Hasan BAR) sözlerini düşündüm. Bodrum’da kalırsam üniversiteyi kazanma olasılığım çok düşüktü. Oysa öğretmen okuluna dair hiç bir şey bilmiyordum. Sıkıntılı bir gecenin sonunda, sabah ezanı okunurken, Manisa Kız İlköğretmen Okulu’na (şimdilerde Manisa Öğretmen Anadolu Lisesi) gitmeye karar verdim.

Ertesi gün kahvaltıda, bir yandan ağlayıp, bir yandan kararımı tüm aile bireylerine duyurdum. 1974 yılının, sanırım Temmuz ya da Ağustos ayıydı.

Sonradan ‘hayatımın dönüm noktası’ dediğim, Manisa Anadolu Öğretmen Lisesi’ndeki yatılı okul hayatım işte böyle, hüzün ve gözyaşıyla başladı.

Melek BAR ELMAS

18 Haziran 2010

(Bugün benim 20. evlilik yıldönümüm. Hayat böyle bir şey işte. Hayaller, ümitler ve gerçekler; çoğu zaman farklı yollarda yürürler.)

No Comments | Tags: , , , , ,

Kolej Hayali

(Hayaller, ümitler ve gerçekler; çoğu zaman farklı yollarda yürürler.)

Okul hayatımda şimdilerin deyimiyle ‘inek’, o zamanların deyimiyle ‘çok çalışkan’ bir öğrenciydim. Üniversite hariç, tüm okullarımı birincilikle bitirdim. Her taşın altından çıkan, öğretmenlerinin gözbebeği çocuklardandım anlayacağınız.

İşte bu nedenle, ortaokul yılllarında en büyük hayalim, liseyi İzmir Amerikan Kız Koleji’nde okumaktı. O yıllarda Bodrum küçücük bir yerdi ve liseyi Bodrum’da okursam üniversiteyi kazanamayacağımdan korkuyordum.

Ortaokul son sınıfta okul müdürü bir gün beni sınava kaydettirdiğini ve Muğla’da sınava gireceğimi söyledi. O zamanlar parasız yatılı sınavının ne olduğunu bilmiyordum. Hatta test usulü sınava daha önce hiç girmemiştim. Büyük abimle (Hasan Bar) sınavdan bir gün önce Muğla’ya bir akrabamızın yanına gittik. Akşam yemeğini yedikten sonra abim evrakları bir kontrol edelim dedi. Heyhat sınava giriş belgemi evde unutmuşum ! (Bilinçaltı böyle bir şey işte…) 

Canım abim, beni Muğla’da bıraktı ve hemen Bodrum’a geri döndü. O zamanlar bu kadar olanak yok, yazık sebze kamyonuyla Bodrum’a otostop yaparak gitmiş-gelmiş. Kan ter içinde, son anda sınava evrakları yetiştirdi.

Sınava dair hatırladığım tek anım bu. O kadar üzülmüştüm ki diğer ayrıntıları hatırlamıyorum. Aradan bir kaç hafta geçtikten sonra, bir gün müdür yardımcısı sevinç içinde babamın (Kamil BAR) dükkanına geldi. ‘Kutlarım. Bodrum’dan bir tek sen, Manisa Kız İlköğretmen Okulu’nu kazandın’ dedi.

Hiç unutmuyorum. Yüzümde kızgın bir ifade, ‘Ben öğretmen olmayacağım, mühendis olacağım’ dedim. Adamcağız; sevinci kursağında, kalakaldı. Evrakları elime tutuşturdu, gitti.

O yaz boyunca ‘Ben öğretmen olmak istemiyorum’ diye ağladım…

Melek BAR ELMAS

18 Haziran 2010

(Bugün benim 20. evlilik yıldönümüm. Hayat böyle bir şey işte. Hayaller, ümitler ve gerçekler; çoğu zaman farklı yollarda yürürler.)

2 Comments | Tags: , , ,

Evlilikte 20 Yıl

(Hayaller, ümitler ve gerçekler, çoğu zaman farklı yollarda yürürler.)

Onca zaman ne çabuk geçti. 18 Haziran 1990, sanki daha dün gibi. O zamanlar 20 yıl sonrası yoktu benim için. Sanki bu yıllar hiç gelmeyecek gibiydi. O yüzden, eğer 20. yılı görürsem, 50 yaşımla bir edip, yeniden gelinlik giyeceğim derdim.

Oysa işte 20. yılın gecesindeyim.

Bodrum’da hava sıcak, uğruna koleje gidemediğim baba evimin bahçesinde, hafif meltem esintisinin kanatlarında, geçmişe gittim geldim. Gördüklerimi, hissettiklerimi, bilgisayarımın başında sizlerle paylaştım.

O kadar uzak ki o günler. Sanki hiç yaşanmamış. Ne üzüntüyle yatılı okula giden genç kız, ne heyecanla evlenen genç kadın ne de gelinlik var buralarda.

50 yaşının nadasında, her milimini bildiği baba ocağının huzuruyla, oğlunun civcivlerini seven, annesi hayatta olduğu için şükreden, babasını özleyen, yaşlı bir kadın var Bodrum’da…

Üçünü tanıştırmak, kaynaştırmak istedim. Olmadı. Henüz hazır değiller uzlaşmaya.

Melek BAR ELMAS

18 Haziran 2010

(Hayat böyle bir şey işte. Hayaller, ümitler ve gerçekler; çoğu zaman farklı yollarda yürürler.)

2 Comments | Tags: , , ,

NİYAZİ KURTSAN; Bir “Otacı”nın Öyküsü

Nilgün Uysal

Kurtsan Bilim Sanat Eğitim Vakfı

Niçin Okuyasınız ?

Özyaşam öyküleri okumayı seviyorsanız, Türk iş hayatının önderlerinin yaşamını merak ediyorsanız, bu kitabı okumalısınız.

Kitaba dair tek sorun; henüz satışa çıkmamış olması. Böyle güzel bir kitabın satışa çıkmaması haksızlık olur diye düşünüyorum. Umarım çok yakında Kurtsan Bilim Sanat Vakfı kitabın satışını yapar. Böylece bizler güzel bir öyküyü okurken, vakıf da elde ettiği gelirle daha çok öğrencinin burslu okumasını sağlar.

Kitaba Dair…

Ben özyaşam öykülerini okumayı severim. Çünkü onlar, hayatın imbiğinden süzülmüş, uygulanabilir, gerçekçi çözümleri ve hataları içerir. Öğrenmeyi hızlandırır.

Kitap bana Meltem Kurtsan’dan geldi. Niyazi Bey’i tanımış; O’nun yaşam dolu, sıcak ve mütavazi kişiliğini çok sevmiş biri olarak, hemen okumaya başladım.

Bir “Otacı”nın Öyküsü; Kurtsan İlaçları’nın kurucusu Niyazi Kurtsan’ın yaşam yolculuğunun özeti. Kitap kendisi ve ailesiyle yapılan görüşmelerden hareketle, röpörtaj tarzında yazılmış. Sıcacık, çok içimizden bir başarı ve mücadele destanı.

Kitabın yazı dili, bana dağınık ve okumayı güçleştirici geldi. ‘Böyle güzel bir yaşam öyküsü, keşke daha farklı bir kalemden çıksaydı.’ diye düşünmedim desem yalan olur.

Kitap iş hayatında sabrın, azmin ve inancın önemini çok güzel anlatıyor. Hele kararlılık konusunda, “tekneyi karaya oturtmak” gibi öyle hoş anılar var ki, okurken aynı heyecanı yaşıyorsunuz.

Beni en çok etkileyen kısım ise; Niyazi Kurtsan’ın iş adamı kimliğiyle, babalık kimliğini çok güzel harmanlaması oldu. İş hayatında ve ailede liderlik; çok güzel, akılcı ve uygulanabilir yöntemlerle,  insanca bir potada erimiş. Çocuklarınız varsa, bu kitabı mutlaka edinin derim. İçinde sizin de uygulamak isteyeceğiniz bir çok hoş deneyim bulacaksınız.

Kitapta Beni Etkileyen Satırlar…

“İnsan tabii ki anneden babadan bir takım özellikleri genetik olarak transfer ediyor. Aklınız da oradan geliyor. Sizi onlar eğitiyor. Tamam. Ama size hiç bir şey mi düşmüyor ? Kişisel farklılıklar olmasa, bir ailenin bütün çocuklarının aynı özellikleri ve performansı göstermesi gerekirdi. Çocuğun yaptığı başarıya da ‘bizim başarımız’ diye bakmak… Çocuklar cephesinden zor bir yaşantı çıkarıyor ortaya… Kendine güveni hırpalayıcı bir şey bu. Bir türlü kendi başarınızı giyinemiyorsunuz. Bütün yaptıklarınızı ‘sanki onların başarısı gibi size yaşatıyorlar. ‘Biz olmasaydık, siz sıfırdınız…’ Bunu çocuklara söylemek iyi bir şey değil. ”

Melek BAR ELMAS

12 Şubat 2006

No Comments | Tags: , , , ,

KABATAŞ ERKEK LİSESİ

Bugün Kabataş Erkek Lisesi’nin Pilav Günü’ydü. Biz de ailecek oradaydık.

Ne ilginçtir ki kızım 4 yıl okudu, şimdiye kadar Pilav Günü’ne hiç gitmemiştik. Mezun oldu, bu yıl gittik. Sanırım okurken, ‘her gün buradayım nasılsa’ diye düşünmüştü. Bu yıl özledi. Bir de Cankut’a okulunu alıcı gözle bir kez daha göstermek istedi. Malum bu yıl O da lisesini seçecek.

İlk kez, 2005 yılında Cansu Kabataş Erkek Lisesi’ni kazandığında, kayıt yaptırmak için gitmiştik. Beni tarihi geçmişi, binaların güzelliği ve boğazın kenarındaki asil duruşu etkilemişti. Sonra her yıl en az iki kez veli toplantısına gittik. Cansu ile buluşmak için de pek çok kez gittim. Her gittiğimde kafeteryasında bir çay içip, denizi seyretmeyi gelenek haline getirdim.

Bugün hava bunaltıcı denecek kadar sıcaktı. Bir de inanılmaz kalabalıktı. Geleneğimden vazgeçmedim. Kafeteryanın basamaklarına oturup bir çay içtim yine de. Ancak hava o kadar boğucuydu ki çayı bitirir bitirmez, kendimize serin bir yer aramaya koyulduk. Bina eski olduğu için içerisi serindi. Cansu, Cankut’a okulu gezdirirken, biz de pencerenin pervazında serinledik.

Kabataş Erkek Lisesi’nin eğitimine dair söyleyecek çok sözüm yok. Gerçekten iyi ve sıkı bir eğitim veriyorlar. Benim gözümde tek sorun: Cansu’nun girdiği yıl, İngilizce dersi veren iki yabancı öğretmenleri vardı. Sonradan bu öğretmenler gitti. Bana sorarsanız; böyle bir okulda her dil için en az bir yabancı öğretmen gerekir. 

Beni Kabataş Erkek Lisesi’ne dair tek üzen şey, okulun bakımsızlığı. Bugün kaç nesil mezunu bir arada görünce, tekrar aynı konuya takıldım. Mutlaka içlerinde pek çok mimar, inşaat mühendisi vardır. Neden okulu adam gibi restore ettirmezler ? Önlerindeki engel nedir ? Bilmiyorum.

Kaç tane 102 yılı geride bırakmış okulumuz var ki ? Niçin böylesine güzel bir değerimizi bu kadar bakımsız ve kendi haline bırakıyoruz ?

Tekrar içim yandı. Bu ülke ve bizler ne zaman değerlerimizi korumayı öğreneceğiz ? 

Melek BAR ELMAS

13 Haziran 2010

13 Comments | Tags: ,

SBS Soruları Nasıldı, Kaç Çocuk Full Çekti ?

Daha önce, geçen yıl SBS’de Türkçe paragraf sorularının çok fazla olduğunu, bu yıl seçici soruları matematikten beklediğimi yazmıştım. Bir okuyucum da ‘2010 sorularını MEB hazırlayacak. MEB’in soruları, TÜBİTAK’ın sorularından kolay olur’ diye yazmıştı.

 Bu görüşler eşliğinde oğlumu (Kamil Cankut Elmas) sınava uğurlarken, ‘SBS soruları nasıl olacak’ diye merak içindeydim. Sınav bitiminde kapıda beklerken, bir kaç çocuk ‘sorular çok kolaydı’ diye sevinçle sınavdan çıktı. Geçmiş deneyimlerim, bu tür sınav çıkışı sözlere temkinli yaklaşmayı öğretti. Dur bakalım dedim kendime..

 Bu yıl Milli Eğitim Bakanlığı güzel bir uygulama başlattı. Soru kitapçıklarını sınav çıkışından bir saat sonra çocuklara verdiler. Cevaplarını kitapçığa işaretleyen çocukların, ‘kaç yanlışım var’ derdi bitmiş oldu.

Cankut da, 5 Haziran 2010 da yapılan 8. sınıf SBS sınavından çıktığında, o bir saatin geçmesini iple çekenler arasındaydı. Kitapçığı alır almaz heyecanla okuluna gittik. Neredeyse bütün çocuklar velileriyle birlikte okulda toplanmıştı.

Bilfen, SBS / OKS’de deneyimli ve iddialı bir okul. Sağ olsunlar, veliler için, bahçede güzel bir dinlenme-bekleme alanı yaratmışlar. Çay, kahve ve sandviç vardı. Hepimize çok iyi geldi. Sınav kapısında beklemek insanı geriyor.

Çözümleri kontrol etmek üzere, çocukları doğrudan sınıfa aldılar. Bir süre sonra çocuklar, pencereden bahçeye sonuçlarını aktarmaya başladılar. Ortamı görmeliydiniz. Sevinenler, ağlayanlar, sinirlenenler, teselli edenler, ne yapacağını bilemeyenler…

Herkes beklentileri doğrultusunda sonuçları karşıladı.

Görünen Bilfen Bahçeşehir Koleji’nde tam yapan bir öğrenci var. Bir yanlış yapan epey öğrenci var. En kötü sonuç da 10 yanlış.

Cankut Türkçe’den bir yanlışı olan grupta. O da ilk soru. Biz sonuçtan memnunuz. Çünkü elinden gelenin en iyisini yaptığını biliyoruz. 8 Temmuz’da SBS sonuçları açıklandığında genel sıralamadaki yerine uygun ve kendisinin de istediği bir okula gidecek.

Sonuçları duydukça; soruların kolay olduğunu anlıyorum. Okuyucum haklı çıktı. Benim duyduğum; Bilfen Koleji’nde yaklaşık 50 çocuk, Sevinç Dershanesi’nde de 20 çocuk, tam (full) yapmış. Türkiye genelinde, herhalde 200-300 çocuk tam puan alır.

Hal bu iken; devlet okulları için, geçen yılların sınav sonuçları önemli olacak. Özel okullar, sadece son yılın SBS sonucuna göre öğrenci alacağı için, puanları yükselecek.

Şimdi sıra; sınav sonucuna, aileye, çocuğun yapısına ve gelecek planlarına uygun ‘okul seçimi’ne geldi.

Bu yaz çok çalışacağız, çoook….

Melek BAR ELMAS

8 Haziran 2010

502 Comments | Tags: , ,

Küçük Kadınlar

Küçük Kadınlar

Louisa May Alcott

Remzi Kitapevi

 

 

Küçük Kadınların Yeni Öyküleri

Susan Beth Pfeffer

Epsilon Yayıncılık

Niçin Okuyasınız ?

Çocukluğunuzda çocuk kitabı okuyamadıysanız ya da çocuklarınıza kitap okuma alışkanlığı kazandırmaya çalışıyorsanız bu kitapları mutlaka okuyun…

Sizin okumanızdan daha önemlisi çevrenizdeki çocukları, bu iki kitabı okuması için teşvik etmeniz. Birinci kitabın çocuklara dolaylı güzel bir hediyesi de var: Ailecek ya da arkadaşlarla oynanabilecek çok güzel oyunları anlatıyor olması.

Günümüzün kaygan etik değerler ortamında, bu kitaplar size insanlık tarihinin büyük kısmı için geçerli olmuş temel etik değerleri ve ailenin önemini tekrar hatırlatacak.

Kitaplara Dair…

Küçük Kadınlar yazarın kendi hayat hikayesinden yola çıkarak yazdığı bir kitap. Bu nedenle sıcacık ve içten…

Dünya çocuk klasikleri içerisinde önemli bir yere sahip olan kitap, 1840’ların Amerika’sına ve günlük yaşayışınına dair önemli ipuçları içeriyor.

Küçük Kadınların Yeni Öyküleri ise; ilk kitaptan esinlenerek devamı niteliğinde, yine Amerikalı bir yazar tarafından yazılmış.   

Sanırım yazar yeterli kaynağa ulaşamadığı yada gerek görmediği için, ikinci kitap ile birinci kitap arasında kopukluklar var. İkinci kitapta benim en çok takıldığım yer, ilk kitapta kızlara piyano hediye eden komşuyla, ikinci kitapta tekrar ve yeniden tanışılıyor olması.

Her iki kitap, günlük sıradan yaşamları ve dönemin kültürel değerlerini yansıtan yapısıyla, sıcacık ve içten.

Kitapta Beni Etkileyen Satırlar…

 “Öyleyse, sızlanmayı bırakıp, küçük sorumluluklar dediğim yüklerinizi yeniden sırtınıza vurun. Çünkü bunlar, kimi vakit insana pek ağır gelseler bile, yararlı yüklerdir. Bunları nasıl taşıyacağımızı öğrenirsek, ağırlıkları da gittikçe azalır. Çalışmak yararlı bir şeydir. Bizi sıkıntıdan kötülükten korur. Çalıştıkça kendimizi daha güçlü, daha bağımsız görürüz. Para da, moda da insana bunları sağlayamaz.”  (Küçük Kadınlar, Sayfa: 81)

“Hiç biriniz bunu anlayamazsınız. Kardeşlerimin olmasını ben istemedim. Bu ailenin bir parçası olmayı ben istemedim. Bundan sonra da olmayacağım zaten.” (Küçük Kadınların Yeni Öyküleri, Sayfa: 79)

Kitapta Yer Almayan Satırlar…

Benim çocukluğumda kitap okumak avare insanların işiydi. Hele kız çocuksanız sizden beklenen ileride iyi bir ev kadını olabilmeniz için gerekli bilgileri öğrenmenizdi. Bu nedenle pekçoğumuz kitap okumazdı.

Ben ailesi okumaya çok da karşı çıkmayan nadir çocuklardan biriydim. Buna rağmen istediğim zaman kitap okuyamazdım. Okumak için, ya Bodrum’un siesta saatlerinde ya da  geceleri herkes yatağına yattığında uykumdan feragat ederek okuyabiliyordum.

Kitap okuma zamanlarım o kadar az ve kıymetliydi ki okuyacağım kitapları seçmek zorundaydım. Belki zaman kıtlığından belki de hemen büyümek istediğimden, çocukluğumda hiç çocuk kitabı okumadım. O zamanlar “Atları da Vururlar”, “Boyalı Kuş” gibi ciddi kitaplar okuyordum.

Çocuk kitaplarını 31 yaşında, ilk çocuğum dünyaya geldiğinde, okumaya başladım. 90’lı yıllarda çocuk kitapları çoğunlukla kötüydü. Diyebilirim ki çocuğuma okuyacak bir kitabı seçmek için kendim 15-20 kitap okumak zorunda kalıyordum. Hatta bir ara ümitsizliğe kapılıp, kendim bir kitapçık yazdım: “Elmas’larıma Masallar”

Kendi yazdığım kitap, çocuğuma aktarmak istediğim değerleri içeren 5 öyküden oluşuyordu. Bu kitapla 2 çocuk büyüttüm. En çok da bunları sevdiler. Bu öyküleri kaç kez okuduğumu hatırlamıyorum. Tek hatırladığım, kendi yazdığım öyküleri okumaktan bayılacak hale gelmiştim.

Neyse ki sonra okumayı öğrendiler ve kendi seçtikleri kitapları okumaya başladılar. Şimdi çoğu güncel kitabı onlar benden önce okuyor ve ben onların verdiği bilgiler doğrultusunda kitabı okuma kararı veriyorum.

Geçenlerde kızım (Cansu ELMAS) bir okula bağışlamak için kitapları seçerken, bu iki kitabı gördüm. Düşüncesini sordum, “klasik ama bugünün gençliğinin sorunlarına ışık tutmuyor” dedi. Merak ettim okudum. Sonra konuştuğumda, o günün kızlarının ev işlerine hazırlanmasını yadırgadığını, şimdilerde onların SBS, OKS ve ÖSS gibi dertleri olduğunu anlattı. Keşke; bu kitabı o okumadan önce okumuş olsaydım ve o okurken, onunla dikiş makinasının ve fotoğrafın keşfinin, köleliğin kaldırılmasının önemini tartışabilseydim, diye üzülmeden edemedim.

Benim çocukluğumun Bodrum’unda Körfez restoran şimdiki yerinde değil, babamın dükkanının arkasındaydı. Abim yaz tatillerinde Körfez restoranda garsonluk yapardı. O zamanlar Halikarnas Balıkçısı hayattaydı. Her akşam Körfez restorana gelir, arkadaşlarıyla bir yandan sohbet eder, bir yandan rakısını yudumlardı. Ben de bir sandelyeyle yanlarına yanaşır, onların mitoloji, siyaset, gündelik yaşama dair sohbetlerini can kulağıyla dinlerdim. Bazen de çocukluğun saflığıyla, okuduğum kitaplardan öğrendiklerimi konuşmanın ortasında pat diye anlatırdım. Gülümseyerek, sevgi dolu ve olgun bir tavırla ciddiyetle beni dinler, sonra sohbetlerine kaldıkları yerden devam ederlerdi.

Şimdilerde çocukların böyle olanakları yok. Televizyonda seyrettikleri akıl katili programlar, değerlerini alt üst ediyor.

Bu nedenle klasiklere her zamankinden daha çok ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Bununla birlikte, her çocuğun mutlaka okuması gereken iki kitabı da hatırlatmak isterim: Yalvaç URAL’ın, “La Fonten Orman Mahkemesinde” kitabıyla, Metin Demirtaş’ın “Tersinden Okunan Masallar” kitabı…

Hatta okumayan büyüklere de şiddetle tavsiye ederim.

Neden Puan Vermedim…

Klasiklere puan vermenin haddimi aşmak olacağını düşünüyorum.

Klasikler, milyonlarca (belki de milyarlarca) insanla aramızda oluşmuş “Kitap Kurdu Kardeşliği”nin elmalarıdır. Görevimiz onları korumak, hatırlamak ve yaşatmaktır.

Melek BAR ELMAS

24 Mart 2007

No Comments | Tags: , , , , , , , , , , , , ,

Kaygı

Doç. Dr. Kadir Özer

Sistem Yayıncılık

Niçin Okuyasınız ?

Aşağıdaki durumlardan en az biri sizin için geçerliyse bu kitabı mutlaka okumalısınız;

  • Günümüzün kaygı dolu ortamında, kendinizin ve yakınlarınızın kaygılarıyla nasıl başedebileceğinizi öğrenmek istiyorsanız…
  • Sınava girecek ve bu konuda şiddetli kaygı duyan bir yakınınız varsa…

Kitaba Dair…

Doç. Dr. Kadir Özer’in kitap yazma biçimini seviyorum. Her kitabında somut, uygulanabilir çözüm önerileri ve bunların akılcı açıklamalarıyla okuyucusuna değer katıyor. Bu nedenle okuduğum tüm kitapları, başucunda tutulacak, kaynak kitap niteliğinde.

Kaygı, özellikle SBS, OKS ve ÖSS gibi ciddi sınavlara girecek çocukların kaygısı; gerçekten baş edilmesi zor ve tüm ailenin dikkatle yönetmesi gereken bir sorun.

Bu kitap özellikle sınanma durumlarında ortaya çıkan kaygının nedenlerini ve çözüm önerilerini içeriyor. Genellikle bölük pörçük duyduğunuz şeyleri derli toplu ve akıcı bir dille anlatıyor.

Kitap, nedene ve çözüme odaklı yapısıyla, yol gösterici ve okuyucusunu doyuruyor.

Kitapta Beni Etkileyen Satırlar…

“Bir kere, başarılı olma uğraşısı veriyorsak, yaşamımızın önemli bir bölümünü kaygı yaşayarak geçiririz.” (Sayfa: 33)

“Yaşamı, amaçlarımızla sahip olduğumuz potansiyeli el ele götürdüğümüz bir keşif uğraşısı olarak tanımladığımızda; belirli bir amaca yönelik ve sahip olduğumuz potansiyele dayanarak geliştirdiğimiz bir davranış ya da yeteneği çeşitli aralıklarla değerlendirmek bu tanımın bir gereği olacaktır.” (Sayfa: 98)

“….. kişiliğinizin değerinin değil de, değerlerinin arayışını yapın; ve çevre için değil, onunla birlikte ve ona rağmen yaşamasını becerebilin.” (Sayfa: 131)

No Comments | Tags: , , , , ,