Alman Lisesi’nden çıktığımızda, buraya kadar gelmişken bir de Avusturya Lisesi’ne bakalım dedik. Belki hayal kırıklığımızı bu okulda gideririz ümidiyle, yokuş aşağı yürümeye başladık.
Bunca yıldır İstanbul’dayım, bu sokakları hiç görmemişim. Galata Kulesi’nin etrafında çok hoş lokanta ve kafeler var. Yollarda hediyelik eşya satan bir çok yer var. Bakına bakına yürüdük. Sıcaktan bu kadar bunalmamış olsaydık ve de okula yetişme telaşımız olmasaydı. Kesinlikle oturur, içimize tarihin kokusunu alır, İstanbul’un nimetlerinden yararlanırdık. Heyhat okullar 16:00’da genellikle kapanıyor !..
Avusturya Lisesi’ni biraz zor bulduk. Bana iki apartmandan bozulup, okul yapılmış gibi geldi. Okul labirent gibi, sekreteryaya ulaşıncaya kadar epey bir merdiven çıkıp, yan binaya geçip bir kat aşağıya inmek zorunda kaldık. Doğal olarak okulda bahçe ve sosyal tesis yok. Minicik boşluğa öğretmenler için otopark yapmışlar.
Epey bir bekledikten sonra psikolojik rehber olduğunu belirten bir bayanın yanına gittik. Klasik soru soruldu. Kaç puan aldınız. Cankut’un bir yanlışını bile fazla buldu. Bu yıl tam puandan alacağız galiba deyince, kendimi tutamadım. ‘Yurdunuz var mı ? Tüm tam puanların özel okula gideceğini mi düşünüyorsunuz ?’ diye başladım sormaya. Efendim çocuklar akrabalarının yanında kalacakmış. Bu yıl puanlar çok yükselecekmiş.
Bu kadar hava fazla deyip, soru sormaktan vazgeçtim. Özel okullara bir hal olmuş. Hepsi ciddi ciddi kendilerini bulunmaz hint kumaşı zannetmeye başlamış. Avusturya’da çocuk okutmayı düşünmediğime göre, zamanımı harcamayayım dedim.
Öğretmen tarafım, çocuklara okulunu sevdirme kaygısı bile taşımayan öğretmen duruşunu sevmedi. İnsan tarafım, vardır bir sorunu, normalde böyle değillerdir dedi. Bugün iki okulda da benzer bir davranışla karşılaşmamız, öğretmen tarafımı epey kaygılandırdı.
Yürüye yürüye Karaköy’e, oradan da Eminönü’ne gittik. Galata Köprüsü’nün altında, kahve molası verdik. Çocuklar tavla oynadı, biz de kahvelerimizi içip sinirimizi boğazın serin rüzgarına koyverdik.
İstanbul, öyle güzel ki ! Sinir, kaygı bırakmıyor….
Melek BAR ELMAS
19 Temmuz 2010





September 22nd, 2011 at 10:22
Avustuya Lisesi’nin 1992 mezunuyum. O zamanlarda bu okullar tam anlamıyla bulunmaz hint kumaşıydı.En parlak öğrencileri alıp, yaratıcılıklarını, coşkularını bastırırlardı.Sonrasında Avusturya’nın ekonomik gücü, orada yaşamak isteyen Türkler için hayatı zorlaştırması, mezunlar arasında da asla Galatasaraylılar gibi bir destek ağı oluşmadığı düşünülürse aslında pek te parlak bir okul olduğu söylenemez.Iyi özellikleri öğrencilere disiplin, mükemmeliyetçilik, saygı aşılaması.Sınıf arkadaşlarımı düşünüyorum, hepsi akıllı, güvenilir, sorumluluk sahibi insanlar.Güzel öğretmenlerim de vardı, ancak çocuğumu bu kadar baskıcı bir okula vermezdim.