Melek BAR ELMAS

“Benim için hayat; insanların yaşamını zenginleştirecek, denenmemiş şeyleri denemek ve öğrendiklerimi paylaşmaktır.”

RSS
people

KAR

Kış çocuğu olduğum için mi bilmem. Kışın kar benim için önemlidir. Kar yağmazsa bir şeylerin ters gittiğini düşünürüm.

Hele 18 Aralık olmuş ve hala kar yağmamışsa, kalbimde endişe davulları çalmaya başlar. Çünkü kızım (Cansu Elmas) 18 Aralık saat 8:45 de dünyaya geldi. Narkozdan ayılıp, gözümü açtığımda, dışarıda lapa lapa kar yağıyordu. O anda, 18 Aralık benim mihenk taşım oldu. O tarihte kar yağmazsa başlarım endişelenmeye.

Bu yıl 18 Aralık’ta kar yağmadı. O gün bugündür bekliyorum. Nihayet bu hafta yağmaya başladı. Nasıl sevindim anlatamam.

Bahçeşehir; gelinliğini giymiş gibi bembeyaz. İstanbul tertemiz görünüyor. Çocuklar cıvıl cıvıl oynuyor. Kimisi işine gidemedi. Kızım da yurdunda mahsur kaldı. Olsun kar yağdı ya, ne gam !…

Biraz önce çıktım dolaştım. Kara sevgimi söyledim, görüntünün keyfini çıkardım. Dışarıda yine kar yağmaya başladı. Bu yıl ilk defa kendimi sorumluluktan bu kadar uzak, kara bu kadar hasret hissettim.

İnsan yaşlandıkça, doğaya daha çok dönüyor…

Melek BAR ELMAS

2 Şubat 2012

No Comments | Tags: , ,

Şansım Varsa Ben O’na Talibim

Burs AlmakBen sıcağı hiç sevmem. Malum bu aralar İstanbul anormal sıcak. Hele bu havada ütü yapmak kabus gibi bir şey. Dün ütü yapmaya başladım. Ama çekilir gibi değil. Eğlenceli bir şey olmalı diye düşündüm.

Aklıma Tarkan’ın yeni CD’si geldi. Uzun zamandır evdeydi ve dinleyememiştim. Hem dinleyeyim hem de ütümü yapayım dedim. Birinci turda bu şarkının (Hiç Acımayacak/Şansım Varsa Ben O’na Talibim) 1. yorumunu beğendim. Bir tur daha dinlemeye başladım.

Dinlerken aklıma Cuma günü, Alman Lisesi’nde yaptığımız burs başvurusu görüşmesi geldi. Malum nadastayım, çok iş yapıyorum ama para kazanmıyorum. Şarkıdaki gibi bursa talip olduk. Aslında keyifli bir görüşmeydi. Onlar bursa ne kadar ihtiyacımız olduğunu ölçmeye çalıştı. Biz de Cankut’un bu bursu  ne kadar çok hak ettiğini anlatmaya çalıştık.

Cuma günü akşamı bize bilgi vereceklerini söylediler ama kimse aramadı. Dün biz telefon ettik, bu sefer de okulda kimse yoktu. Herhalde kararlarını kesinleştirmediler. Merakla Pazartesi gününü bekliyorum. Bakalım sonuç ne olacak.

Bir yandan şarkıyı dinleyip, bir yandan da inşallah iyi bir burs verirler diye dua ettim. Tarkan gibi ‘gel gel hiç acımayacak’ yerine ‘ver ver hiç kalmayacak’ diye şarkıya eşlik ettim. Çünkü Cankut’a güveniyorum. Çok çalışkan bir çocuktur. Burs’un hakkını verecektir.

Bu arada ilk görüşmemizde konuştuğumuz kütüphane görevlisini gördüm. Yüzünde güller açıyordu. Neşe içinde koşturup duruyordu. ‘Görevinize dönünce neşeniz yerine gelmiş’ dedim. ‘Hiç sormayın tekrar eski benliğime kavuştum’ dedi.

İşte böyle; ilk görüşteki 3 dakikada oluşan ‘ilk izlenim’, sorgulamazsanız eğer çok yanıltıcı olabiliyor. Meğer kadıncağız şen şakrak biriymiş…

Dün hem düşündüm, hem çalıştım hem de epey eğlendim. Ütü anca bu kadar eğlenceli olabiliyor işte…

Melek BAR ELMAS

15 Ağustos 2010

Not: Pazar sabahı biraz eğlenin diye bu sefer resim yerine karikatür koyayım dedim…

5 Comments | Tags: , ,

Bahçe ve Bitki Bakımı Kursu Herkese Gerek

Bugün Bahçe ve Bitki Bakımı Kursu’nun son günüydü. Aslında kurs geçen hafta bitecekti. Nedenini bilmiyorum, bir ders uzattılar. Herhalde sertifikaları yetiştiremediler. Uzatmalı günde herkes aklına takılan sorularını sordu.

Ve benim Perşembe sabahları koşa koşa gittiğim canım kursum bugün bitti.

Kursta öğrendiklerime dair yazacaklarım daha bitmedi. Bu nedenle yazmaya devam edeceğim. Siz de okumaya devam edin lütfen, çünkü çok yararlı şeyler öğrendik.

Bahçe ve Bitki Bakımı Kursu, bende bitkilere dair inanılmaz bir içgörü geliştirdi. Şimdiye kadar; yeşili sever, yapay çiçeklerden pek hoşlanmaz, gül ve sümbülden öte çiçek tanımam deyip ortalarda gezinir, beklediğim günlerde (yaş günü, anneler günü vb.) çiçek verilmezse somurtur, hatta abartıp kendime çiçek hediye eder, etrafında illaki bir canlı bitki olsun ister, haldeydim.

Bu kursta anladım ki ben hiç birşey bilmiyormuşum. Sulamanın yeterli olmadığını, onların da duyguları olduğunu, hastayken boyunlarını büküp, sağlıklıyken dimdik durduklarını, topraklarını tazelemek, zamanında gübrelemek, zamanında budamak gerektiğini, hepsinin hayatta varoluş nedeni olduğunu ve olan bitene hiç de duyarsız kalmadıklarını, öğrendim. Ve daha da öğrenecek çok şeyim olduğunu anladım.

Artık etrafımdaki ağaçlara, bitkilere, çiçeklere farklı bakıyorum. Ve anladım ki aslında bu kurs ilkokulda ders olarak okutulmalı. İşte o zaman çocukların, parklara bahçelere zarar vermesi mümkün olmaz. İşte o zaman yiyecekleri heba etmezler.

Milli Eğitim Bakanımız Nimet Çubukçu’ya sesleniyorum. Lütfen ilkokul müfredatına bu basit ve çok önemli hayat dersini koyun. Çocuklarımız yeşili sevsin, korusun.

Sahiden bu işin peşinde koşmalı. Olmazsa okullarda aktivite olarak eklesinler. Bir yol bulunur mutlaka…

Melek BAR ELMAS

3 Haziran 2010

2 Comments | Tags:

Difenbahya Zehirlimidir ?

Vallahi bu bilgiyi öğrendiğimde şok oldum. Benim sevgili Difenbahya’m (diffenbachia) hem çok zehirli hem de çok faydalıymış.

Yaklaşık 16 yıldır evde difenbahya var. Şu anda 3. kuşağı büyütüyorum. Her biri o kadar çok büyüdü ki yüksek tavanı olanlara hediye etmek zorunda kaldım. Ben de yenilerini büyüttüm. Yalnız bir hata yaptım, son bızdığın yerini bir kaç kez değiştirdim. Biraz nazenin oldu. Ben de tekrar onların en sevdiği yere, salonun baş köşesine yerleştirdim. Sanırım bu yaz toplar kendini.

Meğer benim Difenbahya, çok zehirliymiş. Zehri; yaprağın elle koparılması ve ovulması halinde hemen deriye geçermiş. Aynı zamanda sütlü öz sıvısı da gözler için çok tehlikeliymiş. Bitki ağızda çiğnendiği zaman dudaklarda ve dilde şişme, ağızda yanma ve tahriş yaparmış. Tükrük salgısı artarak yutkunma ve nefes alma zorluğu ortaya çıkarmış.

 Amma velakin, havayı en iyi temizleyen de oymuş.

Ben cahil cesaretiyle yıllarca baktım, başımıza hiç bir şey gelmedi. Havayı temizlemesinden ve görüntüsünden mutluyum.

Her güzelin bir kusuru vardır. Ben Difenbahya’mı seviyorum. Ondan vazgeçemem. İşte bu kadar.

Melek BAR ELMAS

20 Mayıs 2010

2 Comments | Tags: ,

Evin havası nasıl temizlenir ?

Bahçe ve Bitki Bakımı kursunda, bazı bitkilerin, mobilyaların ve boyaların yapımında kullanılan uçucu zehirli maddelerin (benzen, formoldehit, trikloretilen vb.) insan üzerindeki etkisini azalttığını öğrendim. İlginç değil mi ?

Bitkilerin, gündüz havadaki oksijen miktarını arttırdığını biliyordum. Zehiri temizlediğini bilmiyordum. Salonumuzda eğrelti otu ya da aşk merdiveni yetiştirirsek mobilyanın zararını oldukça azaltıyormuşuz. Evin havası temizleniyormuş. İyi mi ?

Eve döner dönmez ilk iş, bunlar da neymiş diye internetten araştırdım. Resimleri görünce bitkileri tanıdım. Aşk merdiveni zaten bir eğrelti otu cinsiymiş. Bizim evde bunlardan yok. İlk fırsatta dikeceğim. Çünkü boya ve yapışkan kokusu beni oldum olası çok etkiler. Hatta yeni boyanan yerlerde nefes bile alamam. Eve yeni bir mobilya geldiğinde, günlerce kapı pencere açık kalır.

Aşk merdiveni. Adı da güzel. Bunu öğrendiğim çok iyi oldu.

Melek BAR ELMAS

20 Mayıs 2010

2 Comments | Tags: ,

Neden çim ekilir ?

Bu hafta Bahçe Bakımı Kursu’nun konusu Çim’di. ‘Neden çim ekilir ?’ sorusuna kendimi ikna edecek bir cevap bulamadığım için bu hafta dersi çok dikkatli dinledim. Çünkü bana göre çim boşu boşuna su harcamaktan başka bir şey değildi.

1987 yılında ilk Londra’ya gidişimde, bahçeler beni çok etkilemiş ve ‘yağmurlu memleket onun için bahçeleri güzel’ deyip konuyu geçiştirmiştim. Bu nedenle dersin başında hemen aklımı kurcalayan soruyu sordum : ‘Neden çim ekilir ?’

Cevaplar şöyleydi:

  1. Isıyı düşürür ve gün boyu ferahlık sağlar.
  2. Toprağın hızlı su kaybını önler.
  3. Toprak kaymasını önler.
  4. Toz ve çamuru önler.
  5. Bazı hayvanlar için besin kaynağıdır
  6. Bahçeye estetik bir görünüm sağlar. (Gerçekten de çiçekler, çim içinde daha canlı gözüküyor.)

Verilen cevaplar beni ikna etti. İkna olmasaydım, dersi aynı dikkatle izleyebilir miydim? Bilmiyorum.

Derse katılan diğer kişiler ‘Neden çim ekilir ?’ diye sorduğumda öyle bir yüzüme baktılar ki, susuzluk var diye açıklama yapmak zorunda kaldım. Neyse onlar da konunun bir başka boyutunu düşünmüş oldular.

Ben zannederdim ki çim tek tiptir. Hiç öyle değilmiş. Çimlerin özelliklerine göre, çimler de farklı farklı olurmuş. Çimler aşağıdaki özelliklerine göre gruplanıyormuş:

  • Renk
  • Kök yapısı
  • Kuraklığa dayanıklılığı
  • Sık biçime dayanıklılığı
  • Hastalıklara dayanıklılığı
  • Basılmaya dayanıklılığı
  • Yaprak kalınlığı

(Bahçenizin yapısına ve istediğiniz görüntüye uygun hangi özelliklerde çim seçeceğinizi öğrenmek istiyorsanız, tıklayın…)

İlginç değilmi ?

Melek Bar Elmas

6 Mayıs 2010

1 Comment | Tags: ,

Çim nasıl seçilir ?

Bahçe Bakımı Kursu’nda nasıl çim seçmemiz gerektiğini öğrendik. Tabii ki çimi seçmeden önce çim türlerini öğrenmemiz gerekiyor. En yaygın kullanılan çim türleri şunlar:

  • Agrostis ( Tavus otu)
  • Festuca (Yumak otu)
  • Poa (Salkım otu)
  • Lollium (İngiliz çimi)
  • Zoysia (Japon çimi)
  • Cynodon (Bermuda çimi)

Genellikle tek tip çim bahçeye ekilmiyor. Çimler, belli oranlarda karıştırılarak, paket halinde satılıyor. Yalnız bahçemizin durumuna, olanaklarımıza ya da göz zevkimize göre bu oranların değiştirilmesi gerekiyor. Örneğin;

  • Su sorunumuz var ve sık sulama yapamayacaksak; kuraklığa dayanıklı olan Zoysia (Japon çimi) ile Cynodon (Bermuda çimi) daha fazla olmalı.
  • Eğer gölge alanımız varsa oraya ekilecek çimde, gölgeye dayanıklı olan Festuca (Yumak otu) daha fazla olmalı.
  • Eğer ipeksi bir görünüş istiyorsak (basılmaya dayanıklı olmayan) Agrostis ( Tavus otu) ve Festuca’yı (Yumak otu) daha çok kullanmalıyız.

Çimlerin özelliklerini bir başka yazımda yazmıştım. İsterseniz önce o yazıyı okuyun. Çünkü çimler bu özellikleri göz önüne alınarak türlerine ayrılıyor.

Çim tohumunuzu seçerken dikkatli olun. Çünkü çim, hem pahalı hem de uzun ömürlü bir bitki. Çimin ömrü; yaklaşık 8 ile 10 yıl arasında.

Hangi çim tohumunu kullanayım sorusu sizin için hala net değilse, lütfen bir uzmana danışın. Hatalı seçim 10 yıl boyunca size sorun yaratır. Benden söylemesi… 

Melek Bar Elmas

6 Mayıs 2010

1 Comment | Tags: ,

Bira, sarımsak ve kahve ne alaka ?

Bahçe Bakımı Kursu’nda bugün konumuz hastalıklardı. Bitki hastalıklarının oluşmasında, Mantar ve böcekler iki ana grubu oluşturuyormuş. Bitki hastalıklarını uzun uzun anlatmayacağım. Dinlerken bile içim acıdı, yazmaya kalkışsam ne olur kimbilir.

Beni esas etkileyen; ilaçsız da bazı böceklerden kurtulabileceğimizi öğrenmek oldu.

Dana Burnu, biliyorsunuz bitkilerin köklerini yer. Ve daha nedenini anlayamadan, bir bakarsınız bitkiniz sararıp solmuş. Güzel haber şu: Bahçenizin belli köşelerine at gübresini toplar halinde koyuyormuşsunuz. Dana burnu böcekleri, gübrenin etrafında toplanıyormuş. Sonra onları toplayıp imha ediyormuşsunuz.

Şu yöntem de denenebilirmiş: Dana Burnu toprakta delikler açıyor. Delikleri suyla dolduruyormuşsunuz. Ya boğuluyorlarmış ya da toprak üstüne çıkıyorlarmış.

Salyangoz ve sümüklü böcekler de, bitkileri törpüleyerek  beslendikleri için zararlı. Onlar için de bahçenizin köşelerine kaplar içinde bira koyuyormuşsunuz. Biraraya geliyorlarmış. Sonra toplayıp imha ediyormuşsunuz.

Bir başka yöntem; 3-4 diş sarımsak  eziliyor ve 100 litre suyun içerisine karıştırılıyor. Bitkilerin köklerine dökülüyor.

Ya da bir fincan kahve, yine 100 litre suyun içerisine dökülüyor. Bitkilerin köklerine dökülüyor.

Benim anladığım Salyangoz ve Sümüklü Böcek ne kahveyi ne  de sarımsağı seviyor. Onlar biracı J

İlaç yok, diğer hayvanların ya da çocukların zehirlenme riski yok. Ne hoş değil mi ?

Melek BAR ELMAS

29 Nisan 2010

No Comments | Tags: , , , , , , , , , , , , ,

Ne Zaman Gübreleme Yapılır ?

Bahçe Bakım Kursu’nda bu hafta gübrelemeyi öğrendik. Bu ay tam da gübreleme ayı olduğu için çok iyi oldu.

Daha önce evde kompost (gübre) yapmayı öğrenmiştik. Tabii ki benim yaptığım kompostun kullanılabilmesi için daha bir yıl zamana ihtiyacım var. Bu durumda mecburen hazır gübre alacağım. Alacağım gübrede azot, fosfor ve potasyum oranı 20-20-20 olmalıymış. Çünkü yazın çiçek ya da meyve verecek bitkilere gıdayı biraz daha fazla vermemiz gerekiyormuş. Ne ilginç değilmi, yazın bu oran 15-15-15 iken, sonbaharda 0-10-10 olmalıymış.

Teorik olarak bahçelerimize ilkbahar, yaz ve sonbaharda gübre veriliyormuş. Sonbaharda verilecek gübreyi çok önemsiyorlar. Çünkü kış uykusuna yatacak bitkileri kış boyunca hem besliyor hem de hastalıklara karşı direnç geliştirmesine destek oluyormuş. Eğer toprağın verimi iyi ise ve bahçede bir sorun gözükmüyorsa diğer gübrelemeleri yapmayabiliyormuşuz.

Kurs boyunca benim en çok ilgimi çeken şu oldu: Gübre akşam saati ve gölgede yapılmalıymış. Ardından da bolca su vermek gerekiyormuş. Şimdiye kadar akşam gübreleme yapan birini hiç görmedim. Üstüne üstlük bizim bahçede, gübreleme sabah başlar akşama kadar sürer. Yani şimdiye kadar külliyen yanlış yapmışız.

Tabii ki hiç bir bahçıvan bundan söz etmedi, saat 17 dedi mi hepsi evin yolunu tutmuş oluyor :)  Bundan sonra gübreleme demek akşam vardiyası demek, korksunlar benden.

Pratik kısmında bir başka arkadaşın evine gittik. Aman tanrım sarı menekşeler nasıl güzel kokuyordu anlatamam. Muhteşem bir görüntü ve koku etrafa yayılmıştı. Ağaçların altına bolca dikmiş. Çimin yeşiline çok yakışmışlar. Bazı bölümlere ateş çalısı da eklemiş. Bahçenin bakımı iyi olduğu için, bitkilerden sağlık fışkırıyordu. Yeşil, kırmızı, mor ve sarı, uyumla dans ederken, gözlerimizin, burnumuzun ve aklımızın pası silindi.

Melek BAR ELMAS

22 Nisan 2010

1 Comment | Tags: ,

GÖZ AŞISI NASIL YAPILIR ?

Bu hafta Bahçe Bakımı Kursu’nda fidan dikimi ve aşılamayı öğrendik.

Merlin’in önündeki alana diktiğimiz, kayısı ve elma ağacı dışında fidan dikmedim. Geçen yıl kayısı ağacımız bir tane kayısı yapmış ve mikro parçalara bölüp tadına bakmıştık. İnanılmaz bir keyif, diktiğiniz fidanın meyve vermesi. Bir de duvar kenarlarına diktiğimiz güller. Her sabah onları ziyaret etmeden şirkete giremez olmuştum son zamanlarda. Kursta anlatılanlar, yaptıklarımızla aynı çıkınca, bir oh çektim. Doğruyu yapmıştık.

Yalnız daha önce hiç aşılama yapmamıştım. Kursta anlatılanlar çok ilginç geldi bana. Aşı bir çeşit organ nakli. Aynı aileden bitkiler üzerinde yapılabiliyor. En çok da göz aşısına bayıldım.

Beğendiğiniz bitki göz vermeye başladığında, gözü zedelemeden nazikçe, bahçe çakısıyla yerinden çıkarıyorsunuz. Sonra gözün arkasındaki parçaları iyice temizliyorsunuz. Yani gözün beslenecek bir yeri kalmıyor. Aşılayacağınız ağaca T şeklinde bir çizik atıp, T’nin yan kabuklarını açıyorsunuz. Göz’ü T’nin içine bir güzel yerleştiriyorsunuz. Göz kapanmayacak, ancak yarıkları hava almayacak biçimde balçıkla sıvıyorsunuz. Ardından etrafını, bezle, yara sarar gibi, bir güzel sarıyorsunuz.

Aşı tutarsa, iki ya da üç ay içerisinde göz patlıyor ve gelişmeye başlıyor.

Öğretmen Göz Aşısı’nın en kolay ve en çok tutan aşı türü olduğunu söyledi.

Ne yapsın bitkicik. Bütün besin kaynağını atıyorsunuz. O da çaresiz, yaşamak için ağaca yapışıyor.

Akıl bu ya sana. Aşıyı öğrenirken, aklıma Osmanlı İmparatorluğu’nun devşirme yöntemi geldi. Devşirme’ler de memleketlerinden, ailelerinden koparılıp Yeniçeri Ocağına getirilmez miydi ? Sosyal kaynakları tüketilen devşirmeler, askerliğe hızla uyum sağlarlardı ve de sağlamak zorunda kalırlardı.

Oradan hop kendimi İnan Kıraç’ın anılarında buldum. O da Vehbi Koç’a ‘Biz kılçıksız balıkız’ dememiş miydi.

Oradan da kimsesiz çocukları hedef almışlara kaydı aklım.

‘Haydaa ne oluyor ?’ deyip düşüncelerimi durdurduğumda, komşunun bahçesinde, ağaca napolyan kirazı aşılarken buldum kendimi. Göz’ü özenle aldım elime, tüm kimsesizleri kavramış gibi, özenle yerleştirdim ağaca ve usulca seslendim içimden: Koru, kolla, lütfen iyi bak ona…

Melek BAR ELMAS

15 Nisan 2010

No Comments | Tags: ,