Geçen akşam, çocuklar film izlerken gözüm danslara, kulağım da müziklere takıldı. ‘Ne seyrediyorsunuz ?’ dediğimde ‘Nine’ dediler. ‘Bunu ben de seyretmek istiyorum’ dedim ve fakat seyrederken uyuyakaldığım için iki parti halinde seyredebildim. Nihayet dün filmi tamamlayabildim…
Film düşkünlüğüm yoktur. Bu nedenle her filmi seyretmek istemem. Bir filmi seyretmem içim, ya hakkında iyi şeyler duymalıyım ya da başka yapacak bir şeyim olmamalı.
Nine, hakkında bir şey duymadım. Çocuklar seyrederken önce müzik, sonra danslar ilgimi çekti. Malum SBS sıkıntısını gidermek için eğlenceli bir şeyler iyi olur, diyerek başına oturdum.
Gerçekten de filmdeki tüm müzikleri ve tüm şarkıları çok beğendim. Yalnız sadece bunu söylersem filme büyük haksızlık yapmış olurum. Ben konusunu ve saptamalarını da çok beğendim. Açgözlü, egosu şiştikçe şişmiş, bu nedenle de hiç bir şeyden vazgeçmek istemeyen 50’sine gelmiş, ünlü bir yönetmenin; sıkışıp kalmışlığı, buna rağmen yaşama sıkı sıkı bağlanması çok güzel anlatılmış. Din ve gerçek hayat ilişkisi, samimi, içten, neşeli, biraz bencil, biraz çaresiz içgüdüleri, dolayısıyla yaşam isteklerini keyifli aktarmış.
Bir de yaratma sürecini, görselleştirme yöntemlerini çok beğendim. İlham perisi geldiğinde, gerçek yaşamdan kopuşu, beyninin yarattığı sürecin akışına kendini kaptırmayı çok başarılı anlatmış.
Bu süreci yakından tanırım. Kulağın duymaz, gözün görmez, bedenin oradadır ama beynin çoktan almış başını gitmiştir. Gözler dalgın bakar dünyaya, o anda gerçek yaşamla ilgili bir şey seni ilgilendirmez. Hayalin deryasında, dalga seni nereye götürürse, oraya kopup gidersin. Geri döndüğünde, şaşırarak bakarsın etrafına, beyninin çalışma sesini hala duyarsın, yüreğine esriklik gelip oturmuş, bedenine enerji dolmuştur. İşte bu enerjiyi kullanıp, hayalinde yarattığın neyse, gerçeğe dönüştürmek için uğraşırsın.
Bazen yaratıcılık gece rüyanda gelir, pat diye çözümle uyanırsın. Hiç yorgunluk duymazsın, yataktan kalkarken. Zıplayarak kalkar, elindeki güzel fikri, düşünceyi hayata geçirirsin.
Filmi seyrederken, bunlara daldım gitti. Kaç programı yazarken, gece yarısı uyandığımı ve şunu da yapmak gerekir diye düşündüğümü, hatırlamıyorum.
Ne kadarınız bana katılır bilmem ama, program yazmak yani bilgisayar mühendisliği tam bir yaratıcılıktır. Geliştirilen yazılımlar da sanat eseridir. Bir yazılıma bakarken, yaratıcısının duygu ve düşüncelerini görürüm ben. Bu nedenle yazılımlara bakarken gördüğüm basit bir dizi komut değildir. Çoğu zaman bir yaşam, bir algı zinciri, hayatı yorumlama biçimi görür, aksaklıkları, kaygıları, teknik sıkıntıları yüreğimde hissederim.
Neyse yine koptum gittim. Sadede gelirsem, filmi çok sevdim. Yönetmen Rob Marshall iyi bir iş çıkarmış.
Seneryoyu 4 kişinin (Federico Fellini, Anthony Minghella, Michael Tolkin, Ennio Flaiano) yazdığını gördüğümde ise çok şaşırdım. Fellini öleli çok oldu. Herhalde O’nun yazdığı bir senaryo üzerinde çalışmışlar. Oyuncular derseniz; akla zarar: Daniel Day-Lewis, Nicole Kidman, Penelope Cruz, Kate Hudson, Morian Cotillard, Judi Dench, Stacy Ferguson, Sophia Loren… Epey kalabalık ve ünlü kadro birarada. Uzun zamandır, bu kadar ünlüyü barındırıp, bu kadar güzel olabilmiş film seyretmemiştim.
Cats’den bu yana, konuyla bu kadar güzel örtüşmüş müzikleri olan Müzikal de seyretmemiştim. Müzikleri de Andrea Guerra ve Maury Yeston yapmış.
Özellikle dans sahnelerinin çekimi çok hoştu. Hele kumsalda başlayan, kumlu sahnede devam eden Fergie çok iyiydi. Görüntü yönetmenleri ise; Dion Beebe, Peter Findley ve Phil Harvey’miş.
Film 2009 yapımı, İtalya’ya ve İtalyan erkeklerine methiye niteliği de taşıyor. Filmin imdb puanı 6,1. Ben adı gibi 9 vermek isterim.
Yalnız adı niye Nine (9) ? Buraya takıldım. Yaşamına girmiş ve O’nu çok etkilemiş 9 kadın mı var ? Ben saydım 9’a ulaşamadım. Yoksa 9 yaşında, seyretmek için para verdikleri kadın mı hayatını değiştirmiş ? Ya da kadınlarla ilk tanışması 9 yaşında mı olmuş ?
Bilen ya da anlayan varsa bana haber versin. Merak işte böyle bir şey…
Melek BAR ELMAS
22 Ağustos 2010



Dün akşam seyrettiğim
Bahçeşehir Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nda Tuhaf İkili oyununu seyrettim. Bilet kuyruğundaki bayan, oyunun ikinci kez oynandığını ve güzel bir oyun olduğunu söyledi. Ben de ümitlendim.
Bahçeşehir Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nda bu kez Semaver ve Kumpanya isimli oyunu izledim. Maalesef tek başıma. Geçtiğimiz iki oyunda yaşadığımız hayal kırıklığı oğlumun hevesini kırdı. Bu nedenle gelmek istemedi.
Komedi bana sorarsanız en zor alanlardan biridir. Çünkü hem zamana, hem de kişisel beğeniye göbeğinden bağlıdır. Bu nedenle komedi alanında üretilmiş eserlerden çok azı, zamanını aşıp geleceğe taşınmıştır.
Tiyatroda durum komedisini pek sevmem. Çünkü kısıtlı sahne ortamının, durum komedisini zorlaştırdığına inanırım. Sinemanın, durum komedisine daha uygun olduğunu ve daha fazla olanak sunduğunu düşünüyorum.
Tek kişilik oyunları severim. Çünkü tiyatrodaki tüm unsurların çok iyi olmasını gerektirir. Dekor, müzik, oyun ve oyuncu. Bunlardan birisi bile iyi olmadı mı bütün oyun çöpe gider. Bu nedenle de tek kişilik oyunları cesur hatta meydan okuyucu bulurum. Her oyuncunun da altından kalkabileceği bir iş değildir.
Dün akşam ‘Uçutmanın Kuyruğu’ isimli oyunu seyrettim. İki kişilik bir oyundu. İki oyuncu da (İlker Ayrık, Aykut Taşkın) işini hakkıyla yaptı. Oyunculukları çok iyiydi. Tabii ki bunda Yönetmen Savaş Dinçel’in de katkısını unutmamak gerekir.
Bahçeşehir, Başakşehir’e bağlandıktan sonra belediyeye hiç gitmemiştim. Telefonuma gelen mesajda, gelişim merkezinde ‘bahçe bakım eğitimi’nin başlayacağı yazıyordu. İlgimi çekti. Çünkü uzun yıllardır öğrenmek istediğim şeylerden birisidir, bahçe bakımı.
